Leyleğin ömrü

LEYLEĞİN ÖMRÜ
Baharda bütün renkler körpe çocuk gibidir. Kokularında bile ait oldukları kökenden farklı bir masumiyet taşırlar. Bitki olsun, hayvan olsun gün gün özüne döner.Tatlar olgunlaşır, renkler koyulaşır, kokular başkalaşır. Nedendir bilinmez her rengin en saf halini temsil eden Dünyamızın sakinleri kimlerdir diye düşünür oldum son günlerde. Salkım söğütte yeşil, serçede kahve, bayrakta kırmızı. Beyazda kararsızım biraz ama olsun onu da sonra bulurum diye geçiştiriyordum.

Mavi başkaydı oysa. Maviyi biliyordum. Fotoğraf mekinem oluncaya kadar ilgimi çekmezdi mavi. Bir yağmur sonrası açılan güneşin, bulutlar arasına sarıp sarmaladığı bebekti mavi. İlk deklanşöre bastığımda anlamıştım bunu. İyi kötü fotoğraf merakı olan herkes aynı şeyi söyleyecek, maviye olan olan tutkusunu benim gibi dile getirecektir.

Karamanlı fotoğraf severlerin yakından tanıdığı Larende Fotoğraf Topluluğu Derneğe dönüşürken “ Larende Fotoğraf Derneği “ adıyla kurumsallaştı geçtğimiz günlerde. Memleketimize Fotoğraf Sanatını sevdiren, ulusal ve uluslararası bir çok ödüle sahip ustaların gayretleriyle başarılı bir çalışma gerçekleştirildi. Önümüzdeki yıllarda vermekte oldukları özverili çalışmalarla kendilerinden çokça söz ettirerek  eğitim vermekte oldukları genç fotoğraf sever gençlerle bir çok başarıya imza atacaklar. Karamanımızın tanıtımında yeni bir çığır açarak yeni fotoğraf sanatçılarıı yetiştireceklerinden eminim. Bu vesileyle Dernek Başkanı Feyzullah Tunç nezninde derneğin tüm kurucu üyelerini tebrik ediyorum.

Derneğin ilk fotoğraf gezisi için Nisanın ikinci pazar gününde Beyşehir’e gidileceğinden bir gün öncesinden hazırlıklara başlıyor; pazar gününe ait hava raporuna bakıyor, makinemin şarjını yaptıktan sonra çantamı hazırlıyorum. Hava parçalı bulutlu sıcaklık 12 derece civarında diyor internet siteleri. İyi diyorum iyi, bulutlu hava da iyi olur fotoğraf için. Ve sabah oluyor, perdeyi aralıyorum. Dışarda kar yağıyor. “ Al sana  beyazın en saf hali diyor “ hafifçe gülümsüyorum.

Buluşma yerimiz Aktekke 15 Temmuz Demokrasi Meydanında puslu bir hava, biraz soğukça. Hazırda bekleyen iki minibüste yerimizi alarak yolculuğa başlıyoruz. Kafilemiz çok renkli. Fotoğraf üstadı hocalarımız, fotoğraf tutkunu aileler, cıvıl cıvıl çocuklar, fotoğraf kursiyeri genç kızlarımız ve teze emekli bendeniz.  Bu saatten sonra olur mu bilmem ama tutulduk bir kere gökyüzüne , iflah olmayız artık neylersin işte…

Sıcak çıtır simit ikramı, dışarda yer yer kar yağışı, derken Konya’ya varıyoruz. Kenar mahallelerde bahçeli eski evler. Yer yer sıvası dökülmüş halde, çiçek açmış titreyen badem ağaçlarının seyrindeler. Duvarda ergen yazıları: “ Hayalimiz Paris, gerçeğimiz Kalfalar “. Üzülüyor, bahçeli ev hayali kuran insanlarımızı hatırlıyor; Konyamızın neyi eksik diyerek hayıflanıyorum.

“ Sahi diyorum sahi biz nerede hata yaptık.”

Beyşehir yolundayız. Dağların zirvelerinde kar heybetini halâ korumakta. Önce Hitit döneminden kalma, bulunduğunda arkeoloji alanında ses getiren bir anıt olan Eflatun Pınarına varıyoruz. Öğrendikleri teknikleri uygulama telaşında olan fotoğraf kursu öğrencileri büyük bir heyecanla atlıyorlar minibüsten. Göğü taşıyan ve yerle gök arasında ilişkileri düzenleyen tanrıları tasvir eden  7×4 ebatında, 14 adet muazzam taştan oluşan bir anıt. Akabinde toprak, su ve Güneş. Bereketli topraklar üzerinde bizlere hayat bahşeden Rabbimize şükrediyor, memleketimizin her köşesi bir başka güzel diyerek basıyorum deklanşöre. Anıtın önünde akmakta olan pınardan beslenen küçük havuzda yansıma fotoğrafları çekiyor, sonradan yapılma tahta köprüde anı olsun diye pozlar veriyoruz. Gökyüzü cömert davranıyor bize; parçalı bulutlar, bir mavi kubbe, tatlı sert rüzgar ve gülümseyen bir güneş.

Pınardan ayrılıp düşüyoruz yollara. Aynı gülün kokusu çağları tütsülüyor. Orta Asya’da Semerkant – Buhara gibi Türkistan şehirlerinde yer alan Ağaç Direkli Camilerin Anadoludaki en büyük ve en orijinal örneği Eşrefoğlu Camii; yanıbaşına kurulmuş Kervansarayı ile karşılıyor bizi. Eşrefoğlu Emir Süleyman Bey tarafından yaptırılmış, 1296 da başlayıp 1299’da bitirilmiş bir yapı. Binikiyüzdoksandokuz… Gül aynı gül amma başka bahara, başka gülzara uzanmış tomurcuklar. Yedi cihanda hüküm sürecek dallanıp budaklanacak. Osmanlı olacak adı; hem de ne Osmanlı…

Kokusuyla, asaleti, estetiğiyle; değişmeden, dönüşmeden 700 yıldır dimdik ayakta duran ağaç direkler. Gözlerimizi alamıyoruz bu harika sanat esernden. Tavanın ortasında hem iç mekana ışık veren, hem de zemindeki havuza dolan kar sayesinde ahşap aksamın ihtiyaç duyduğu nemi sağlandığı düşünülen Aydınlık Feneri alıp götürüyor bizi. Kapalı mekanda nasıl çekim yapılır, makine ayarları nasıl olur sorularıyla sıkıştırıyoruz üstatları. Milli kültürümüzün eşsiz eserini fotoğraf karelerinde ölümsüzleştiriyor, gururlanıyoruz.

Öğle üzeri ayrılıyoruz camiden . Karşıdaki çay ocağında, kömür ateşinde demlenen tavşan kanı çaylarımızı yudumluyor, sohbeti koyulaştırıyoruz. Öğle zamanı mideler malûm. Beyşehir’deyiz üstelik. Balıksız olmaz hani. Balıksa sazan olacak. Ustada ustaymış hani. Izgara işi, dışı hafifçe gevretilmiş, içinde sımsıcak bir lezzet fırtınası. Mevsim salatası, buğday ekmeği. Allah ne verdiyse işte. Elhamdülillah diyerek ustaya teşekkür ediyor Yeşil Dağ’a doğru yol alıyoruz.

Çayın ardından bir sohbet furyası başlıyor minibüste. Derken Yeşildağ girişinde bir levha çekiyor dikkatimizi : “ Pazarın kurulduğu günler hariç Bohçacılar, Hurdacılar Giremez “ Bir de diyor Feyzullah Üstat “ Emir bağcı giremez . “ E tabi diğer minibüste kaldı Emir Bey takılamadı, şakalaşamadı özledi zaar” diyor, Leylekler Vadisine demir atıyoruz.

 

Leyleğin ömrüyle başlayan dillere pelesenk olmuş sözün ne kadar yersiz olduğunu görecektik Vadide. Kim söyler, kime söyler, niye söyler bu sözleri insan. Halis , munis hayvanları,sokup kılıktan kılığa, bir de paye verip onlara, karala da karala. Binlerce Km öteden Afrika’dan gelerek, burada yuva yapan, burada doğan yavrularını besleyip büyüterek yine aynı zorlu yola hazırlayan bir canlıya reva mıdır bu diyerek hafifçe hayıflanıyorum.

Vadide leylekler naz ediyorlar önce bize. Sahneye çıkmaya yanaşmıyorlar. Ağaç tepelerinde binbir güçlükle  yaptıkları yuvalarına ya uğramıyorlar , yada yuvalarına dönmek suretiyle bize poz vermeyi istemiyorlar. Derken kaynaşıyoruz birden. Gökyüzünde leylek sesleri. Yakaladın yakaladın tekrarı yok bununi. Binlerce poz birbirini kovalıyor. Çoğu flu, netler evde ayıklanacak, RAW’dan – JPEG’ e epeyce yol alınacak gibi . Koşuşturmacalar, yer kapmalar azaltıyoruz şarjlarımızı. Bize rehberlik yapan Yeşildağ’lı Fotoğraf eğitmeni Ertuğrul hoca köy kahvesine götürüyor bizi. Açık havada mis gibi çaylarımızı yudumluyor. Sonraki rotamız Adaköy’e varıyoruz.

Cennetten bir köşe karşılıyor bizi.  Şarıl şarı akan bir küçük şelale, su değirmeni, vadide yılan gibi kıvrılan bir çay mestediyor bizi. Bu güzellikleri de kaydediyoruz makinemize. Hafifçe bir tepeye tırmanıyoruz. Yine leyleklerle haşir neşir. Bu ne muazzam bir telaş Yarabbi. Bir leyleğin ardından, koca koca adam olan bizlerin böyle koşuşturması katiyen aklıma gelmezdi doğrusu diyor; bir taraftan yürüyor, diğer taraftan bıyık altından gülüyorum.

 

Sevda Tepesinde gün batımı çekimleri için şehir merkezine dönüyor, çekimlerimizi yapıyoruz. Altın rengi ufukta insan silütleri. Mavi göl,birkaç martı . Dönüş vakti soğumuş hava. Veda edip Beyşehir’e Karamana dönüyoruz.ı

Eve döndüğümde çektiğim kareleri bilgisayarıma atarken koca koca leylekler diye çektiğimiz fotoğraflarda çoğunlukla yeni yetme yavruların olduğunu görüyor hüzünleniyorum. Bir şey takılıyor aklıma sonra. Aslında vadi dediğimiz her iki yerin de mezarlık olduğunu hatırlıyorum. İnsanlardan kaçmak için mi yurt edindiler mezarlığı, yoksa insanlar yüksek ağaçaları yok ettide bir mezarlıktakiler mi kaldı ?

Yoksa Fotoğraf sanatı adına rahatsızlık mı verdik mahremlerine ?

Sorular, sorular…

Yoruluyor, uykuya çekiliyorum.

10.04.2017

Abdurrahman Boyacı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir