Lale mevsimi

22 Nisan 2017 günü Larende Fotoğraf derneği olarak 45 kişilik grubumuzla Karapınar İsmil’ de bulunan Asya Lale firmasına ait tarlaya yapmış olduğumuz etkinlik çok başarılı bir şekilde sonlandırılmış bulunmaktadır, katılan ve destek veren tüm dostlara ayrıca gezi yazımız için dernek üyemiz sayın Abdurrahman Boyacı’ ya ve dron görselleri için dernek üyemiz sayın Mustafa Akman’ a sonsuz teşekkürlerimizle . . .

 

LÂLE MEVSİMİNDE İSMİL’E DOĞRU

Lâle denizinde yüzen bir melekti Kevser. Taç yapraklar üzerinde süzülen bir kelebekti. Bozkırın ortasında yüzyılların hasretiyle kucaklaşan maşuklar gibi rengarenk dalgalar vuruyordu yüreğimize. Rüyaya uyanmış gözler uyumak istemiyor, enginde yavaş yavaş nağmelerle geziyordu.

Larende Fotoğraf Derneğinin bir etkinliği için eşlerimiz, çocuklarımız ve dostlarımızla üç minibüs dolusu fotoğraf sever düşmüştük yola bir pazar günü. Rotamız Konya’ya 50 km. mesafede Adana istikametinde ova üzerine kurulmuş; kaplıcaları ile ünlü şu anda 8 bin nüfus yaşayan bir yerleşim yeri olan İsmil Kasabasıydı. Kaplıcaları ile ünlüydü ama son yıllarda eşsiz güzellikteki lâleri ile anılmaya başlamış, memleket insanını kendisine celbeder olmuştu. Fotağraf tutkunlarının bu kadar yakın mesafedeki bir güzelliğe duyarsız kalması düşünülemezdi elbette. Karasal bir iklimin tam ortasında bahara uyanan elma ağaçları, toz duman arasında, bembeyaz gelinlikler içerisinde mahçup bir tedirginlik yaşıyor, gözlerini bizlerden kaçırıyor;  utangaç bir tavırla arzı endam ediyordu.

Kerpiç evler, toprak damlar,tarlalarına yeniden hayat vermeye hazırlanan insanlar arasında yol alıyor, boz bir toprak deryasında böyle bir güzelliğin nasıl duracağının hayaliyle, gözlerimizi kapatıyor hayallere dalıyorduk.

 Lâlenin  anavatanın Orta Asya olduğu yaygın bir görüştür. Kaynaklarda lâlenin   Türkistan’ın bozkırlarında yabani bir çiçek olarak uç verip, Bulgar Türkleriyle İdil boyuna, Timuroğulları ile Hint’e, Selçuklularla İran’a ve Anadolu’ya geldiğini savunulmaktadır.

İran Selçuklularının ve Büyük Selçukluların sanat eserlerinde, 12. Yüzyıldan itibaren, lâle  motiflerine rastlanmaktadır. Anadolu Selçuklu devletinin başkenti Konya’da ki eserlerde de lale motiflerine rastlanır. Lale ve lâle  kültürünün Anadolu’ya Türklerle birlikte geldiği kesindir.

 İstanbul’un Fethi’nden  sonra, şehir imar edilirken, bizzat Fatih’in emri ile yeniden düzenlenen bahçeler (parklar) lâlelerle süslenmiştir. Zaten Fatih Sultan Mehmet bir bahçıvandı. Bu meslekte çok önemli bir yeri vardı. Boş vakitlerinin çoğunu bunun için harcar ve bundan büyük bir haz duyardı. Seferler arasındaki boş zamanlarda Topkapı ve diğer sarayların bahçelerinde çalışmaktan da büyük zevk alırdı. Her ne kadar yüzyıllar boyu bu eşsiz güzellikten mahrum kalmış olsak da; lâle kadim medeniyetimizin bir parçası olarak estetik değerlerimiz içerisinde hakettiğ yeri her zaman almıştır.

Havanın puslu, gökyüzünün bulutlu olmaması limoni yapsa da neşemizi, bozkırın yeknesak halet-i ruhiyle yola devam ediyor; bir taraftan da akıllı telefonlarımızla Google Hoca’ya sorular soruyoruz. Gevheri’nin gönül diliyle ;

“ Çayır çemen hep seçildi

Dolu Peymâne biçildi

Lâle sümbüller açıldı

Cennet oldu bağlar şimdi “ diyerek kendimize moral veriyoruz.

Çetin geçen kışın ardından iyice sertleşerek kasisler oluşturan toprak yoldan epeyce ilerledikten sonra; incelenerek toprak bir un halini alan toz bulutu arasından İsmil’deki menzilimize varıyoruz.

Nihayetsiz bir renk deryası görülüyor ufukta. Elimizde Fotoğraf Makinesi, içimizde çocukça bir heyecan, koşuyoruz dört bir yandan. Eee taze emekliyiz ya, yaşlandık biraz haliyle “ Beyaz Lâle saflık temizlik, kırmızı  Seni Seviyorum , pembe lâle anlayış, sarı lâle gerginlik “ Biz de hangisi baskın diyerek takılıyorum Hanım Sultana. Elinde yadigar kompakt fotoğraf makinesi çekim yapma telaşından gülümsüyor sadece. Boyumun ölçüsünü aldım diyor, şakayla karışık lâlelere sitem ediyorum.

Oldukça büyük alana sahip lâle soğanı üreten tesisin bahçesine girmek haklı bir ticari kaygının sonucu olarak yasaklanmış durumda olduğundan ince kağıt esnekliğindeki çerçevenin dışından yapıyoruz çekimlerimizi. Kırmızı, sarı, beyaz, pembe dolduruyoruz makinemizin heybesine. Bu  muazzam ve durgun güzelliğe hareket kazandıracak , güzelliğine güzellik katacak kıpırtılar ararken deklanşörlerimiz; dayısıyla birlikte gezimize katılan bembeyaz giysileri içerisinde abisiyle birlikte lâleler içerisinde koşuşan Kevser takılıyor çerçevemize. Bir iki kare derken genç fotoğraf üstadımız Muhammet Bey  bir yönetmen edasıyla sesleniyor çocuklara”  Sarı lâleler ile Pembeler arasındaki boşluktan bize doğru koşun. Açın ellerinizi yana doğru. Yok olmadı pembe lâlelerin ucundaki buşlukta oturun.” Kâh giderken , kâh gelirken komutlar komut üstüne. Derken meramımızı anlayan minikler birden profesyonel bir model olup çıkıyorlar. Teşekkür ediyorlar dayılarına “ İyi ki bizi de buraya getirmişsin “ diyerek. Lâle ve çocuk . Aheng ama nasıl bir aheng aman Allahım. Bu puslu havada çok güzel kareler yakalıyoruz.

Bir atlı görünüyor dört nala. Esniyor renkler, canlanıyor. Yetişen kapıyor da deklanşörlerimiz. Derken bir daha yalayıp geçiyor çiçeklerimizi. Niğde’den, Ankara’dan, Japonya’dan gelen fotoğraf tutkunları en iyi yeri alma telaşında. “ Bir hatıra fotoğrafı çekelim toplu halde “ diyor Dernek Başkanımız Feyzullah Üstadımız. Arkamızda renk cümbüşü selfiler yapılıyor akşamüstü. Havada bir hareketlilik gözlüyoruz, evet Mustafa Akman Beyin komutasında bir Drone havalanıyor gökyüzüne. Neşeli kahkahalar, uzaktan el sallamalar, şakalar, şamatalar. Minik Modelimiz Kevser’i tekrar laleler arasına alıyoruz.

“ Hava  kararmaya başladı, toplanıp dönelim artık “ diyor  Feyzullah Başkan. Gelir gibi yapıyor katılımcılar ama ne mümkün. Bir taraftan minibüse doğru yürüyor, bir taraftan uzaktan uzağa bakıyorken, ufukta devesa tekerlekler üzerine kafes kiriş sistemiyle monte edilmiş oldukça yüksek sulama sistemi üzerinde; ellerinde makinelerle kartal gibi siper almış üstatlar. Habire basıyorlar deklanşöre. “ Hay çok yaşayasınız “ diyor gülümsüyorum. Bu arada eşimle birlikte yaşadığımız bu saadeti ölümsüzleştirelim diyerek üsattlardan ricada buluyoruz. Üstat Fahri Bey biraz gönülsüz davrandığından Üstat Emir Bey’e yöneliyoruz. Dört ayrı poz çekiyor usta elleriyle.

Geçte olsa doluyoruz minibüslere. Minik modelimiz Kevser  uyuyakalmış dayısının kollarında. Lâleler ve çocuklar arasındaki muhteşem ahengi duygulanarak hatırlıyorum. Lâleler üzerine  Google ile muhabbete dalmış iken ekranımda “Lâlenin    Osmanlılar  tarafından bu kadar kabul görmesinin sebeplerinden biri de; Arap harfleri ile Allah yazıldığında, Allah   kelimesindeki  bütün harflerin lale yazısında da olmasındandır.
 “ Harflerinin karşılığı sayılar hesabına dayanan “ebced” usulüne göre de “Allah” kelimesi ile “ lâle” kelimesinin aynı rakama tekabül etmesi, ediplerde “yaratıcı”nın yarattıklarında tecelli etmesi düşüncesinden hareketle derin bir heyecan uyandırmıştır “ diyen bir yazıyla karşılaşıyor, uyum ve ahengin ötelerden gelen bir gizem olduğunu anlıyor, gülümsüyorum. Erol Bey’in sesiyle uyanıyorum bir ara. ” Biliyor musunuz Fahri Bey yanlış lensi ile gelmiş” diyor derinden derine. Fahri Üstadın ricamı reddetmesindeki inceliği anlıyor, yapacağım şakaları planlıyorum.

Ve yolculuk bitiyor evimize dönüyoruz. Ertesi gün bilgisayarımda Emir Bey’in dört karesiyle karşılaşıyor mutlu oluyorum. Değerli  Başkanımızla telefonda hasbihâl edip gezi yazımıza başlıyorum. 23.04.2017

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir